Mevcut Koşullarda Kürt Sorunu ve İlerici Yaklaşım / Sadık KOLUSARI

Konumuzla ilgili olarak yeni dünya koşullarını kısaca belirtelim:

1. Günümüzde devrimsel nitelikteki 3 önemli gelişme paralel olarak yol almakta ve ekonomik, siyasi ve kültürel olarak dünyaya yeni bir nitelik kazandırmaktadır. Birincisi, sanayiye dayalı ekonomi yerine, bilimsel teknolojik gelişmelere dayalı bir ekonomi, ikincisi ulusal pazarların yerine bir dünya pazarı ve üçüncü olarak devlet sosyalizminin çözülmesi ve sözkonusu ülkelerin dünya pazarına entegre olması. Burada konumuzla ilgili olarak önemle berlirtmek istedğim ise, ulusal pazarların kaynaşması ve dünya pazarının oluşumu önemli oranda gerçekleşmiş olup, sözkonusu süreç derinleşerek devam etmektedir.

2. Şu veya bu ülkenin sermayesinin yerini dünya sermayesinin egemenliği almıştır. Halen şu veya bu ülkede kendi başına hareket etmek isteyen burjuva kesimlerinin varlığına rağmen, bundan sonra dünyadaki tüm uluslararası veya uluslarüstü gelişmelerde belirleyici olan dünya sermayesinin egemenliğidir.

3. Şu veya bu ülkenin kendi sermayesi veya işbirlikçi sermayesinin egemenliğinin veya başka bir deyişle ulusal diktatörlüklerin yerini dünya sermayesinin diktatörlükleri almıştır. Dolayısıyla su veya bu ülkedeki gelişmelerde söz sahibi olan merkezi bir mekanizma vardır, ulusötesi sermayenin egemenliği ve yönlendiriciliği vardır.

4. Savaş politikanın başka araçlarla devemıdır, söylemi yerini 1980’li yıllardan itibaren, politika savaşın bir başka devamıdır biçimine dönüşmeye başlamıştır. Savaş eskiden gelip geçici iken, şimdi süreklileşmiştir, yaşama hükmetmeye başlamıştır. Böylesi bir yönelim derinleşmektedir.

Yeni Dünya Koşullardan hareketle bölge ve Kürt Sorunu:

  1. Sık sık dile getirildiği gibi Kürt Sorunu, uluslararası bir sorun haline gelmiştir. Bundan hareketle:

a) Kürt Sorunu’na yönelik söz sahibi olan bir çok kesim vardır.

b) Sorunun nasıl yol alacağında belirleyici olan güç, artık ne Kürdistan topraklarını kendi aralarında paylaşan devletlerdir ne de bu devletlere karşı mücadele veren kürt örgütlenmeleridr. Belirleyici olan Waşington ve Londra merkezli ulusötesi sermayedarlardır. Çünkü Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), asıl olarak dünya sermayesinin çıkarlarını öne almaktadır.

  1. Ortadoğu bağımsız bir bölge değildir ve bölgede olup bitenler, sadece şu veya bu ülkeyi ele geçirme faaliyetleri ile izah edilemez. Söz konusu olan bir çok hedefi birden güden yeni ve farklı bir plandır. Planın merkezinde ise, bölgenin petrolünü doğrudan yönetme ve halkları biribirine boğazlatma, halklar arasında onlarca yıl devam edecek olan bir düşmanlık yaratma girişimidir.

  1. Ulusal devletler devri sona ererken, türklerin “Bağımsız Türkiye“ veya kürtlerin “Bağımsız Kürt Devleti“ kurmaktan söz etmelerinin tarihsel ilerlemeyle baglantısı yoktur. TC, gerçekten Türklerin devleti midir? Irak’taki gelişmeler, ıraklıların çıkarlarına mı hizmet ediyor? Veya Güney Kürdistan Federe Devleti gerçekten kürtler tarafından mı yönlendiriliyor? Federe Kürt Devleti ne kadar ABD manevralarına ve onun hizmetkarlığını yapan kürt burjuva cevresine hizmet ediyor, ne kadar kürt halkının yaşam koşullarını düzeltiyor? Güney Kürdistan’da bir taraftan 150-200 bin dollara daireler satılırken, halkın yarısının içme suyu ve elektriği yoktur; mum ışığından dahi mahrumlar. Halkın bu durumuna karşın basına yansıyan Barzanilerin sahip olduğu Mersin Serbest Bölge'deki şirketler şunlardır:
    * Golden Universal * Feder Dış Ticaret * Dolphin Dış Ticaret * Sunset Adviser * Teknotaş

Sönmezler Nakliyat * As Pazarlama

Irak'taki sigara sirketleri ise: * Kany Company * Fahir İbrahim Muhammet

Yani Türkiye bağımsız bir devlet değildir ve “Bağımsız Türkiye“ şiarı manüplasyona yöneliktir; tırnak içinde “Bağımsız Kürdistan“ kurmak mümkündür; fakat kürtlerin kuracağı devlet veya devletçikler ne ulusal ne de bağımsız olacaktır.

  1. Federe Kürt Devleti’nde geçiş aşamasında kürtleri çeşitli emekliliklerle veya bağışlarla besleyen, susturan, rahatlatan yine ABD’dir, dünya sermayesidir. Yarın onları daha kötü koşullarla yüzyüze bırakacak olan yine odur.

  1. Kürt Sorunu’ndaki aktörlerin hiçbirisi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dışında hareket edememekte ve edemeyecektir. Kendi devlet memurunun maaşını bile belirlemeyen, ABD’dan izin almadan bir dağı bile bombalayamayan Türkiye’nın hiç bir önemli konuda kendi başına karar veremeyeceği ve hareket edemeyeceği ortadadır. Halen “Bağımsız Türkiye“ şiarı atanların dünyadan ne kadar bihaber oldukları ortadadır. Sadece Türkiye değil, buradaki hiç bir aktörün kendi başına ikinci bir strateji belirleme ve başarı sağlama şansları yoktur; BOP çerçevesinde hareket etmek mecburiyetindeler.

  1. Türkiye’de “barış“ isteyenlerin ABD’nin planını boşa çıkarmadan barış sağlamaları mümkün değildir. Örneğin Türkiye 50 savaş uçağı ile kampları ve dağları bombalarken, PKK’ninde benzer bir şekilde yanıt vermesi zaten önceden programlanmış olunuyor. Gerisi PKK’nin kendi varlığına son vermesi olur ki bu beklenemez. Türkiye’nın saldırılarını durduramayanların PKK saldırılarını durdurmaya yönelik girişimleri başarısız olmaya mahkümdür. TC savaş uçakları, tank ve toplarla saldırdığı müddetçe PKK’nin Diyarbakır türü eylemlerinin, hatta daha fazlasının beklenmemesi hayalidir. Türk devleti 30 bin ölüden bahsediyor ve bunların 22 bin tanesinin PKK’li olduğunu belirtiyor. Bu demektir ki, devlet 22 bin insan öldürmüştür. Ya bu ölüm makinası durdurulur ya da bu ölüm makinasının karşısında PKK (veya başka bir kürt gücü) ölüm makinasına dönüşecektir.

  1. Waşington ve Londra merkezli güç, yönlendirici ve belirleyici güçtür. PKK nasıl davranırsa davransın, ister silahlarını sustursun ister Diyarbakır türü eylemlerini yaygınlaştırsın gidişatın yönünü belirleyemeyecektir. Niyeti ne olursa olsun BOP stratejisinin dışına çıkamayacaktır. Aynı şey TC için de geçerlidir.

  1. Türkiye bir çok yönden gerdiriliyor. Kürt-türk, dinli-dinsiz, sınır sorunları en önemli çekiştirme yerleridir. Kürt inkarı, linç kültürü ve türban toplumu kutuplaştırmada bazı araçlardır. Gerdirmenin amacı ise, ne bazılarının dediği gibi orduya ne de bazılarının tersine iddia ettiği gibi hükümete kurulan tuzaktır. Tuzak hakların kardeşliğine ve ortak yaşamınadır. Gerdirilen Türkiye boğazlaştırılmaya ve parçalandırılmaya adaydır.

  1. Dünya kapitalizmi bir kafestir. Dünya halkı o kafes içinde kaldığı müddetçe, o kafese girmeyenlerin, o kafes içindeki halkın çıkarlarını dışarıdan onlara dayatmaları mümkün değildir. Halkların yapması gerekeni ile yapabildiği her zaman aynı değildir. Kafesin dışındakilerin, kafesin içindeki dünya halkı için düzen değiştirmeleri mümkün değildir. Sistem değişikliğini ancak halkın kendisi kafesin içinden mücadeleyi yükselttiği ve onu parçalamayı düşündüğü ve kafes karşıtı bir dünya hareketine dönüştürdüğü zaman mümkündür. Değişikliği kafesin içindekiler için kafesin dışındakiler değil, ancak kafesin içindekiler gerçekleştirir.

  1. Kafesin içindekiler kendi objektif çıkarlarını göremiyor ve kafesten çıkmayı henüz hedeflemiyor diye, kafesin dışındakilerin kendi düşüncelerini söylemeyeceği ve kafesin içindekilere kendi vaziyetlerini tanımaları ve kendi çıkarlarını kavramaları için onlara yardımcı olmayacağı, kendi düşüncesini yaymayacağı veya gizleyeceği anlamına gelmez.

Sonuç:

Olması gereken, kafesin dışındakilerin dediği gibi ırk, din vs. çağdışı olguları değil, insanı başa almaları, dünya sermayesine karşı dünya halkının ortak çıkarları için ortak mücadelesini ortak bir evrensel strateji dahilinde yükseltmeleri, ve maddi-manevi zenginlikleri (ki Susan George’nin söylemiyle “bugün 1900 yilindaki toplam dünya üretimini iki haftadan daha az zamanda üretiyoruz. Dünya ekonomisi, mevcut gelisme temposuyla, yirmibes yildan daha az bir zamanda ikiye katlanacaktir“) herkesin kavuşabileceği bir serbestlik ortamında birlikte yaşamayı sağlamalarıdır. Öncelikle bunu sağlayacak Dünya Hareketi’ni ortaya çıkarmaktır.

Olacak olan ise, ne yazık ki, kafesin içindekilerin kendi objektif çıkarlarını henüz bilince çıkaramayacak durumda oluşları, dolayısıyla kafese sahip olanların kafesin içindekileri ırkçı ve dini temellerde parçalamasıdır; bir araya gelmesi gerekenlerin biribirine düşmanlaştırılmasıdır.

Birincisine kafa yor(a)mayanların veya buna gücü yetemeyenlerin ikincisini engelleyebilmeleri mümkün değildir.

Barış, elbette barış; fakat hangi barış, nasıl bir barış? Birilerinin birisini altına alıp üstüne oturduğu ortamda savaş yok diye, barış var denir mi veya böylesi bir barış ortamı savunulabilinir mi? Sakın savaşı savunduğum anlaşılmasın. Demek istediğim başkasının ne barışı ne de savaşı halklar için hayırlı olmaz.

İnsan gönlü öyle istiyor diye, Türkiyenin barışa doğru gittiğini, Kürtlerin verilecek bazı haklar ve iyileştirmelerle rahatlatılacağını ve kürtler ile türklerin kardeşçe yaşamaya devam edeceklerini hesaplayan bir iyimserlik sahibi olabiliyor; fakat yine insan kürtlerin parçalanmış halini, komşu halklarla nasıl bir düşmanlık içine düşürüldüklerini mantığına sorduğunda ise, kendisini kapkara bir karamsarlık içinde bulabiliyor. Ben son düşünceye dahilim.

© Kürt-Türk-İsviçreliler Kültür Derneği (KUTŰSCH) panel konuşması, 17.02.2008

Bu blogdaki popüler yayınlar

30 Mart 2014 Seçimleri ve Türkiye’de Gidişat